En çok yaşayan sultan kimdir ?

siyasetci

Global Mod
Global Mod
En Çok Yaşayan Sultan Kimdir? Yaşam Süresi, Toplumsal Cinsiyet, Irk ve Sınıf Üzerinden Bir Tartışma

En Çok Yaşayan Sultan Kimdir? Sorunun Ardındaki Tarihsel ve Toplumsal Katmanlar

“En çok yaşayan sultan” denildiğinde önce küçük ama önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Burada kastedilen en uzun süre tahtta kalan sultan mı, yoksa ömrü en uzun olan Osmanlı sultanı mı? Bu iki soru aynı kişiyi göstermiyor. Osmanlı padişahları arasında en uzun süre hüküm süren isim 46 yıllık saltanatıyla Kanuni Sultan Süleyman’dır. Ancak en uzun yaşayan Osmanlı padişahı II. Abdülhamid’dir. 21 Eylül 1842'de doğan II. Abdülhamid, 10 Şubat 1918'de Beylerbeyi Sarayı'nda öldüğünde 75 yaşındaydı.

Bu bilgi ilk bakışta yalnızca bir tarih bilgisinden ibaret görünebilir. Fakat biraz düşündüğümüzde “Bir insan neden uzun yaşar?” sorusunun yalnızca biyolojiyle açıklanamayacağını görüyoruz. Doğduğu aile, ekonomik konumu, eğitim imkânları, yaşadığı çevre, sağlık hizmetlerine erişimi, toplumsal cinsiyet rolleri ve hatta hangi sınıfa ait olduğu yaşam süresini etkileyebilen sosyal koşullardır. II. Abdülhamid’in 75 yıllık yaşamına bakmak bu nedenle Osmanlı toplumundaki eşitsizlikleri ve ayrıcalıkları konuşmak için de bir fırsat sunuyor.

II. Abdülhamid'in Uzun Yaşamı Bize Ne Söylüyor?

II. Abdülhamid, Osmanlı hanedanının ayrıcalıklı dünyasında doğdu. Babası Sultan Abdülmecid, annesi Tîrimüjgân Kadınefendi idi. Annesini henüz çocuk yaşta kaybetmesine rağmen saray çevresinde eğitim görmeye devam etti ve kendisine özel hocalar tahsis edildi. Türkçe, Arapça, Farsça ve Fransızca gibi dillerin yanı sıra tarih ve çeşitli ilimler konusunda eğitim aldı.

Burada sınıf meselesi özellikle önemli. 19. yüzyıl Osmanlı toplumunda sıradan bir çocuğun II. Abdülhamid'in sahip olduğu eğitim olanaklarına ulaşması elbette mümkün değildi. Sarayda doğmak, yalnızca maddi zenginlik anlamına gelmiyordu; aynı zamanda nitelikli öğretmenlere, güvenli yaşam alanlarına, düzenli beslenmeye ve devletin en üst düzey kurumlarına erişim anlamına geliyordu.

Dolayısıyla II. Abdülhamid'in uzun ömrünü değerlendirirken “kişisel dayanıklılığı” kadar içinde bulunduğu sosyal yapıyı da hesaba katmak gerekir. Burada kesin bir nedensellik kurmak doğru olmaz; 75 yaşına ulaşmasını yalnızca saray yaşamına bağlayamayız. Ancak yaşam koşullarının insan ömrü üzerinde etkili olduğunu biliyoruz ve II. Abdülhamid'in başlangıç koşulları Osmanlı toplumunun büyük bölümünden oldukça farklıydı.

Bu nokta günümüz açısından da düşündürücü: Uzun yaşamak ne kadar bireysel bir başarı, ne kadar toplumsal koşulların sonucudur?

Toplumsal Cinsiyet: Sarayda Kadın Olmak ile Erkek Olmak Aynı Şey Değildi

Osmanlı sarayını yalnızca erkeklerin yönettiği bir alan olarak düşünmek de yanıltıcı olur. Leslie Peirce'in Oxford University Press tarafından yayımlanan The Imperial Harem: Women and Sovereignty in the Ottoman Empire adlı çalışması, özellikle Kanuni Sultan Süleyman'dan 17. yüzyıl ortalarına kadar hanedan kadınlarının daha önceki ve sonraki dönemlere kıyasla önemli siyasi güç elde ettiğini ortaya koyuyor.

Bu durum bize önemli bir çelişkiyi gösteriyor: Bir toplum kadınların kamusal hareketliliğini sınırlarken, aynı zamanda bazı hanedan kadınlarına olağanüstü siyasi ve ekonomik güç sağlayabiliyordu.

Dolayısıyla “Osmanlı kadını” diye tek tip bir deneyimden söz etmek doğru değil. Sarayda yaşayan bir hanedan kadınının hayatı ile taşrada yaşayan yoksul bir kadının hayatı arasında çok büyük farklar vardı. Leslie Peirce'in Osmanlı Ayntab'ındaki hukuk ve toplumsal sınıf üzerine çalışması da toplumsal cinsiyet ve sınıfın birbirinden bağımsız kategoriler olmadığını, hukuki ve sosyal süreçlerde birbirleriyle etkileştiğini gösteriyor.

Bu nedenle kadınların tarihsel deneyimini yalnızca “kadın olmak” üzerinden okumak eksik kalır. Kadının sınıfı, dini topluluğu, yaşadığı bölge, aile yapısı ve saraya yakınlığı da hayatının sınırlarını ve imkânlarını değiştirebiliyordu.

Kadınların bu yapılar karşısında yaşadığı sınırlılıkları konuşurken onları yalnızca “mağdur” olarak görmek de doğru olmaz. Tarihsel kaynaklar kadınların aile, mülk, saray ve sosyal ağlar üzerinden farklı biçimlerde hareket alanı oluşturabildiklerini gösteriyor. Ancak bu hareket alanlarının herkese eşit biçimde açık olmadığı da unutulmamalı.

Erkeklik, İktidar ve Çözüm Üretme Sorumluluğu

Erkeklerin deneyimi de tek bir kalıba sığdırılamaz. II. Abdülhamid'in hayatı, erkek olmanın Osmanlı toplumunda otomatik olarak sınırsız özgürlük anlamına gelmediğini de gösteriyor. Bir padişah olarak olağanüstü bir güce sahipti; fakat aynı zamanda hanedan devamlılığı, devlet yönetimi, savaşlar, diplomasi ve taht güvenliği gibi ağır siyasi sorumluluklarla karşı karşıyaydı.

Öte yandan sıradan erkeklerin yaşamı tamamen farklıydı. Askerlik, geçim sorumluluğu ve aileyi ekonomik olarak destekleme beklentisi erkeklerin toplumsal konumunu belirleyen önemli unsurlardı.

Bu noktada erkekler hakkında “duygularını bastırırlar” veya “çözüm odaklıdırlar” gibi genellemeler yapmak yerine, erkeklik normlarının insan davranışlarını nasıl şekillendirebildiğine bakmak daha anlamlıdır. Bir erkeğin sorun karşısında hemen çözüm üretmeye yönelmesi bazen kültürel olarak öğretilmiş bir davranış olabilir; başka bir erkek ise aynı durumda duygusal destek arayabilir.

Dolayısıyla toplumsal cinsiyet tartışmalarında erkekleri tek bir davranış modeline, kadınları da tek bir mağduriyet modeline yerleştirmek yerine bireysel farklılıklara alan açmak gerekir.

Irk ve Etnik Köken Meselesi: Sarayın Görünmeyen Hiyerarşileri

Konunun bir başka boyutu da ırk ve etnik köken. Osmanlı toplumunu bugünkü modern “ırk” kategorileriyle doğrudan açıklamak tarihsel açıdan sorunlu olabilir. Bunun yerine köken, dini aidiyet, etnik kimlik, kölelik statüsü ve saray içindeki hiyerarşiler gibi kategorilerin nasıl işlediğine bakmak daha sağlıklı.

Özellikle harem tarihine ilişkin araştırmalar, burada çok farklı statülere sahip kadınların ve siyah hadımların bulunduğunu ortaya koyuyor. Douglas Brookes'un Osmanlı haremine ilişkin çalışması, saray haremindeki hiyerarşik yapıyı ve farklı sosyal konumlardaki kadınların deneyimlerini ele alıyor.

Bu noktada “harem” kelimesinin popüler kültürdeki temsilinden uzaklaşmak gerekiyor. Harem yalnızca romantik veya cinsel ilişkiler üzerinden açıklanabilecek bir kurum değildi. Aynı zamanda eğitim, hizmet, aile ilişkileri, statü ve iktidarın iç içe geçtiği karmaşık bir sosyal alandı.

Daha da önemlisi, kadınların tamamı aynı konumda değildi. Hanedan üyesi olan bir kadın ile köleleştirilmiş bir kadının deneyimini aynı kategoriye koymak ciddi bir tarihsel hata olur.

Bu ayrım, günümüzdeki kesişimsellik tartışmaları açısından da oldukça öğretici. Toplumsal cinsiyet, sınıf ve etnik veya ırksal konum birbirinden ayrı yaşanmaz. Bir kişinin kadın olması, yaşadığı bütün sosyal deneyimleri tek başına açıklamaz.
 
Üst